EL ALEM KİM ?

EL ALEM KİM ?
SEVAL YILMAZ
Eğitim hayatının başlarında her gün okulda yepyeni kalemlerini kaybederek; ufacık kalmış, yerlerde sürünmüş ve öğretmenin kalemliğinde yer bulmuş sahipsiz kalemlerle dönen 6 yaşındaki bir çocuğa annesinin serzenişiydi “yine el alemin kalemlerini toplayıp toplayıp gelmişsin”.
Usanmadan her gün kalem kutusuna eklenerek gönderilen yeni kalemin yerini gün bitiminde buluntu küçük kalemler alıyordu. Her seferinde derin bir iç çeken annenin tepkisi ise her seferinde üç aşağı beş yukarı aynıydı; “yine el alemin kalemleriyle gelmişsin”. 
Bir sabah çocuk, kendisine nasihatte bulunan annesine bütün sevimliliği ile masum ve düşündürücü bir soru sordu; “Anne bu ELALE kim kii?” 
Evet çocuk “el alem” bile diyemeyecek kadar masumken anne bir aydınlanma yaşadı.
Sevgili yavrucuk, o el alem var ya; ilk fırsatta senin hayatının merkezine çöküp ömrünü tüketecek olan kişiler demektir. 
Anlatayım;
Her zaman en stratejik kararlarımızda en belirleyici unsur olurlar.
Onları mutlu etmemiz çok önemlidir. Meselâ okulda çok iyi not notlar almamız ve mümkünse okul birincisi olmamız annemizin “el alem”i mutlu etme çabalarına önemli bir katkı sağlayacaktır. 
Eğitim hayatımızın meslek seçimi ile ilgili kısmında ise mümkünse onların belirlediği etiket kalıplarına uymamız ve bu yönde istikamet belirlememiz mühimdir. 
Eğitimimizi istesek de istemesek bu rota üzerine tamamlamamız ile el alemi mutlu edebileceğimiz zannına kapılırsak yanılırız. Zira hayat boyu defalarca ve ahmakça bu yanılgıya düşüp durmamız kaçınılmazdır.  
Sıra iyi kazancı olan bir iş bulmaya geldiğinde, ne yaparsak yapalım üzücüdür ki mutlaka bizden daha iyileri çıkmış olacaktır ve el alemi asla mutlu edememiş o zavallılar da ancak bizi rencide etmek için birer malzemeye dönüşmeyi başarabilmiş olacaklardır.  
Hep gevezelik edip devamlı bizi sorularıyla taciz ederler ve bunu da bizim “iyiliğimizi(!!)” düşündükleri için yaptıklarını belirtirler. Ki kendi fikrimizi ifade edip en ufak bir sorgulama yaparsak o fare kapanı oyunundaki tokmağı kafamıza indirebilsinler.
“Ne zaman evleneceksin?”
“Bununla mı evleneceksin?” gibi soruları “aman yaşını çok geçirme sonra evde kalırsın da el alem der ki -bu söz de el aleme aittir ya- acaba bunun bir kusuru mu var? , hiç isteyeni/ taliplisi yok mu? gibi kaygı oluşturma hedefli sorular takip eder. Sorular sınırsızca çeşitlendirilebilir.
Nasrettin hocanın fıkrasındaki gibi merkebimiz ve çocuğumuzla gideceğimiz yolda, yolculuğun tadını çıkarmamıza asla müsaade etmezler de sürekli kınar dururlar. 
Mesela evlilik ve düğüne giden süreçler bitmek bilmeyecekmiş gibi gelen sancılı birer isteme, söz, nişan, bilimum bohça alış/verişleri gibi ritüellerden oluşur ki eğer taraflardan biri bu kapsamda halen el alem mahkemesinde hüküm giymemişse tamamlanabilir. Lakin bu sefer de eve, düğüne, geline, balayına vs. harcananlar ile, nişanda ve düğünde takılanlar ince ince hesaplanıp gelinle damadın gelirleriyle toplandıktan sonra karekökünün alınması ile elde edilen miktarın altın oranı tutturup tutturmaması da hayati bir konudur. Yapılan tüm bu ritüeller de el alemi memnun etmek içindir halbuki. 
Evlilik sonrası adaptasyon sürecindeki el alem müdahalesi ise gençlerin aşkını sınamak ve birlikteliğin ömrünü önceden tespit etmek niyetiyledir. Zira dünürlere çoktan yükleme yapılmaya başlanmış olacaktır bile. 
Nasıl mı? Şöyle; erkenden torun beklentisi telkinleri başlar ki ilk fırsatta bu da bir sınava dönüşebilsin. Bir çocuk doğmuşsa ikincisi için devam edecek olan bu telkin süreci, eğer iki çocuğun cinsiyeti aynı ise “bu sefer de farklı olsun” bahanesiyle sürüp gidecektir. Sonuç olarak üreme sistemleri bile el alemin beklentileri doğrultusunda eyleme geçecektir. Ta ki onlar yeterli görene kadar. Unutmadan ifade etmeliyim ki eğer bu hususta her denilen yapılmışsa da yine asla memnun olunmayacaktır. 
Evliliğini el alemin belirlediği kişiyle ve aşksızca gerçekleştirenin vay haline. İşte bu tiyatro oyununda en zor rol de kapılmış demektir. Bu girdabın içinde kişi mutlu olamadığı gibi başkalarının da asla mutlu edilemeyeceği bir kısır döngüye girmiştir. Bu noktada kurban, el alemin umurunda bile değildir zaten. Zira görev tamamlanmıştır.
Günlük hayatta yapılan pek çok eylem farkına varmadan, hatta kişilerin kendini özgür zannettiği anlarda dahi el alemin beklentilerini karşılamak içindir. 
Sabah işe giderken ünlü kahve mağazasından aldığımız içeceği elimizde taşıyarak metroya bindiğimizde, sergilediğimiz tablonun bizi ‘zavallı’ halkın arasında prestijli bir yere konumlandırdığını düşünüp kendi kendimize seviniriz. Giyindiğimiz ya da kullandığımız herhangi bir ürünün günün modasına uygun olması da aynı nedenle iyi hissettirebilir. Çünkü bu duyguyu iyice içselleştirmişizdir artık. 
Birdenbire popüler olmuş bir kitabı elimizde taşımamız, herkesten önce okuyormuşuz da tüm gizemi ilk biz çözecekmişiz gibi düşündürür de anlamsızca gururlanırız. 
Böyle bir durumda el alemin artık ruhumuza işlediği sonucunu çıkartabilir miyiz?  
“Evini temizle elin gelir, kendini temizle ecelin gelir” diye bir de atasözümüz var yahu. “Evini el alemi mutlu etmek için temiz tutman gerektiği gibi öldükten sonra bile yakandan düşülmeyeceğini bil” türünden düpedüz aba altından sopa gösterme içerikli bir tehdit cümlesi gibi. Doğru ya, nihayetinde su uyur el alem uyumaz. 
Peki ya niyetimizi, gönlümüzü, özümüzü, ruhumuzu temiz tutmak; ecelimiz geldiğinde bunların bir ehemmiyeti olmayacak mıdır ki? Neyi kimin rızasını gözeterek yaptığımızın bir önemi yok mudur? 
El alem tanımı böylece uzar gider. Biz ne kadar sessiz, ürkek, kendini geri çeken bir tablo çizersek karşımızda mutlaka kendini beğenmiş, kibirli, sürekli konuşup kınayan insanlarla karşılaşıyoruz. Bu durumun en isabetli ilacı ise tam da zamanı gelmişken merkezlenmek ile kendimizin efendisi olmayı öğrenmek ve hayat enerjisini tüm engellere rağmen yüksek tutmaktır. 
Kimi memnun etmemiz gerektiği hususu aslında bu kadar da karmaşık konu olmasa gerek. 
Kişi dosdoğru ve istikrarlı olmayı erken yaşta öğrenip kavradığında, fıtratına uygun yaşamayı seçmiş olacaktır mutlaka. 

 

Yazıyı Beğen :     1
Paylaş :