Adam Müslüman olmuş, sünnet olmuş. Belki oldu mu, onu da bilmiyorum; ona göre kestirmek evrensel insan haklarına uymuyordur. Diyelim oldu. Sonra diyorsun ki: “Düşündüm taşındım, biz Batı kültürüne göre zekât vermek… Bizim ahlakımıza uymuyor artık, bunun değişmesi lazım.”
Değişirken yaşayacağımız “öyle olur, şöyle olurlar”ın kalbini bir türlü rahat bırakmaması ve yorması, tarifsiz bir direnç oluşturuyor. Hâlbuki ne olacak değil mi? Basit bir cümle.
Unutma Küçük Prens, nasıl ışığın etrafında dönen pervaneler varsa, pisliğin etrafında dönen sinekler de var. Elbette bunun bir hikmeti vardır; orasını bilemem.
Kime ne diyeceğimizi şaşırdık. Yukarısı bıyık, aşağısı sakal. Hepsi bizim ama durum enteresan. Elbette kesin bir hat çizerek diyeceğini diyenler oldu. Lakin vehmin getireceği sonuçlar çok masumane kalmayabiliyor. En büyük zararı ise vehmi yaşayan görüyor; ondan sonra etrafına sıçrıyor, eski İstanbul yangınları gibi.
Bir insan, hepimize söylüyorum, çölde yürürken; o boşlukta, o hiçlikte, kum ve güneşin olduğu bir yerde yürürken nasıl oluyor da koca bir şehri zincire takıp çekmeye çalışıyor?
Anlamıyorum diye anlamazsın. Her olayı bu kadar kişisel algılarsan hadiseleri de şahsına yapılmış saldırı gibi algılarsın. Sonra üzüm yiyecekken ne ara bağcının tepesine çıkıp kafasını ezip, “Bundan niye şarap olmuyor?” diyoruz.
Sen, Allah'ın nazargâhı olan; temiz, nurdan ve nur üstüne nur olan insan-ı kâmilin "esas akıl" dediği yeri, inşirah suyuyla yıkayıp onun sevgisi, muhabbeti ve nuru ile doldurursan; geriye bunları düşünecek bir zerre bile kalmaz. Kalmadığı gibi sen bile kalmazsın.
“İbrahim, gönlümü put sanıp da kıran kim?” Sen hâlâ onu düşünüyorsun.
Mest-i cânân olmuşlar, bülbül gibi şakıyorlar. Derdiyle, gamıyla yanan gönülleri divane olmuş. Mutlu, kutlu, şerefli; etrafı aydınlatan birer ulu şahsiyete dönüşmüşler. Ondan gayrı bir düşünce mümkün değil. Onları kodlayacak tek şey Cenab-ı Hak.
İnsanın kutlu yolculuğu, dağlardan gelen sular gibi nasibiyle buluşana kadar; türlü yerlerden, zorluklardan ve kolaylıklardan, neşelerden ve ıstıraplardan geçerek ilerler.
Her şeyden ve her yerden, dilediği yerden ve dilediği vasıtayla tecelli eder. Buna mukabil işiten ve okuyan bireyler farklı şekillerde idrak ederler. Herkes, Allah’ın elindeki vasıtalarla hem büyük bir şükran içinde olur hem de kibirlenmekten korunur. Bu, muhteşem bir hâl; küçük prens.
Zor gerçekten; insanlar neler çekmiş. “Bunlar cahil” diyorsun… Peki şimdi çok mu farklı? Açıkça olmasa da sayısız tanrı var artık. O kadar şeye tapılıyor ki eskiler masum kalır. Onlar ne biliyorsa onunla yaşadı.
Belli aralıklarla gittiğim bu yerde; aç, susuz, adeta oruçlu bir şekilde, maddî ve manevî bir arınma ve uzletten sonra gelen bu hâl neydi, bana ne diyordu?
Derdi olanlara sevinmeleri çok şükür; Rabbiyle beraber olacak olmanın sevinci… İlla derdi olacak diye değil elbette. Derdi nasıl anladığımız da tartışılır. Kenan Rufai’nin dediği gibi: “Dert isterim, sanma ki dert ararım ben.”
Sizin en çok muhabbet duyduğunuz, kutsiyet atfettiğiniz esere salih niyetle, yol gösterici olarak açılan sayfa; ayet ya da beyit, temiz bir kalbe cevap verir. Çok defa denenmiş ve muazzam cevaplar alınmıştır. Alınmaya da devam ediyor, çok şükür.
Âlemde birbirine dokunmayan bir şey yok. Görünmeyen iplerle bir tesir hâlindeyiz sanki; beynin nöronları arasındaki akımların birbirine sinyal göndermesi gibi.