İNEKTEN KURTULDUK, NEFİSTEN KURTULAMADIK
İNEKTEN KURTULDUK, NEFİSTEN KURTULAMADIK
SERKANT DERVİŞOĞLU
Bazen düşünüyorum da, geçmişteki insanların inançlarına haksız yere çok söz söylüyoruz. “Yok, bunlar ineğe tapıyor… efendime söyleyeyim, bir sürü tanrıları varmış; hâlâ da inananlar var, Hindistan’da…” diyoruz. Demek istediğim şu ki: En azından açıkça söylüyorlar ve buna göre bir ritüel geliştirip bir çeşit iman ediyorlar. Dolayısıyla inandıkları şeye karşı hem dürüst hem de samimiler. Dünyalarını buna göre kurmuş, hayata o şekilde bakıp ona göre tanzim etmişler. Çok emin olmamakla birlikte, “şirk koştum” diye bir dertleri de yok. Elbette ahlaksızlıklar, kötü davranışlar vardır olumsuz hoş görülmeyen davranışlar olarak. “Zeus mu, ben mi?” diyenler de olmuştur; o manada bir ortak koşma hep var. Gerçi bu kadar tanrının olduğu yerde gariban fanilere pek yer kalmamış da olabilir, küçük prens.
Bu garibanlar arasında kafanı şöyle bir çıkarsan, çok daha hızlı çarpılırsın maazallah. Belki şöyle bir durum vardır: Bu tanrıların yeryüzünde, birbirine eziyet etmek isteyenlerin sözcüleri çok olur. “Tanrı diyor ki…” Hangi tanrı? diye sorsan; tarım kooperatif tanrısı… Yok, o değil; daha başkası var. “Doğa anayı kızdırma, buraları yakar kül eder!” diyenler… “Buğdayı şu fiyattan ver, daha da uzatma!” diye racon kesen sözde tanrı vekilleri karşısında gariban köylünün korkudan “olur” demekten başka çaresi kalmaz. Sen de kızdırmak istemediğin için “peki” deyip, kan ter içinde harcadığın emeğin bir dangalağın elinde yok olup gitmesini izlersin.
Zor gerçekten; insanlar neler çekmiş. “Bunlar cahil” diyorsun… Peki şimdi çok mu farklı? Açıkça olmasa da sayısız tanrı var artık. O kadar şeye tapılıyor ki eskiler masum kalır. Onlar ne biliyorsa onunla yaşadı.
Aklımıza hep dışarıda olan bitenler geliyor, haklı olarak. Ama kendi inançlarımızı, onlar üzerinden kurduğumuz küçük tanrıcık oyunlarını pek sorgulamıyoruz. Kurallarını kendimizin koyduğu; hem kahraman hem mağdur olduğumuz bir dünya… Başımıza gelen hadiseleri yorumlarken yaptığımız türlü manevralar… Hayal ile gerçeği ayırt edemeyişimiz…
Bir alan kurarız; orada yaşadığın zorluklar elbette bazı şeyleri fark etmene sebep olur. Ama kahraman olma niyetiyle çıktığın bu savaş, seni inancına daha fanatik biçimde bağlar. Hele bir de karşı taraf, savunduğun fikirleri çürütmeye başladığında; elin ayağın boşaldığında, yani inancın sarsıldığında, bunu bir saldırı gibi algılar ve savunmaya geçersin, küçük prens.
Bir inancı yıkmak, küçük bir ölümdür. “Ölmeden önce ölünüz” sözü de biraz bunun gibidir; bir inancın feda edilmesi… İnançlarını ne kadar sorgular ve dönüştürürsen, hakikate o kadar yaklaşırsın. Karşı tarafın sunduğu deliller, seni özgürleştirmek yerine çoğu zaman daha kalın duvarlar örmene sebep olur.
Neticede bu karşılıklı atışmalar—ister içsel ister başkalarıyla—insanı içine kapandığı bir hapishaneye dönüştürür. Haklı çıkma çabasıyla sarıldığın bu inanç, yeni tanrıcıklar üretmeye başlar. Hani tevhid diniydi? Asıl mesele haklı olmak mı, yoksa hakikati bulmak mı? Haklı olmak uğruna neleri feda ettin? Bir putperest gibi yaşamak nasıl bir duygu?
Hani biz özeldik… İslam’la müşerref olmuştuk. Dinimiz tevhid diniydi. Ama kendimizle yüzleşmemek için kaçtığımız yollar, sırat köprüsüne bile çıkmıyor. O köprüyü nasıl bulacağız? Her biri başka bir şey söyleyen bu kadar ses varken, hakikatin çağrısını nasıl duyacağız?
Bu kadar gürültünün olduğu bir yerde duymak mümkün mü? İnsan, huzur içinde ölemez bile…











Yorumlar