DUYGUSAL FELÇ
DUYGUSAL FELÇ
HATİCE FAHRUNNİSA
Modern zamanın insanı ne yazık ki kalbini bir yuva gibi değil de, düşman ihtimaliyle çevrili bir kale gibi inşa ediyor. Duvarları yüksek, kapıları ağır, mazgalları dar… Merhamet, muhabbet var elbette. Onay alınan, kendisine dokunulmayan ama egosunu tatmin eden yönler ön planda olsun sorun yok. Herkesin isteklerini ve sınırları olduğunu düşünmeden hem de. O yüksek duvarlardan acı sızmasın yeter. Ne var ki her kale, koruduğu kadar içeridekini de yalnızlığa mahkûm edildiği göz ardı edilmemeli. Çünkü kalp, güvenlik adına mühürlendikçe yaşamla olan irtibatını da kaybeder.
En büyük trajedimiz, hissetmeye olan derin susuzluğumuz ile incinmeye dair kadim korkumuz arasında gerilmiş o görünmez ipte yaşamamız. Ne tamamen bırakabiliyoruz kendimizi ne de bütünüyle çekebiliyoruz. Tam temas kuracakken geri duran bir el gibi… Tam sevecekken kasılan bir kalp gibi… İşte bu arada kalmışlığın, bu askıda kalma hâlinin adı “Duygusal Felç”tir.
Duygusal felç acının yakıcı ihtimalinden kaçarken neşenin sıcak davetini de reddetmektir. Ruhun, bir daha üşümemek için güneşi de inkâr etmesidir. Hayat, gürül gürül akan bir nehirken, “ya boğulursam” korkusuyla kıyıda donup kalmak, suya hiç değmeden soğuktan titremektir. Kalp atar ama ısınmaz, göz görür ama ışık almamaya yeminli gibidir.
Oysa felç, hissizliğin zaferi değildir. Korkunun uzun vadeli iktidarıdır. Ve en acısı da şudur ki insan çoğu zaman bunu bir erdem sanır. “Güçlü duruyorum” der, oysa sadece uyuşmuştur. “Kimseye muhtaç değilim” der, hâlbuki vuslata giden yolları kendi elleriyle kapatmıştır.
Bu çağın buzdan zırhları tam da burada parlar. Sertlik, soğukkanlılık ve mesafe… Lakin kalp bilmez ki ancak kor kaldığında ısıtır, ancak yandığında aydınlatır. Vuslat, zırhların içinde başlamaz. Kırılmayı göze alan bir teslimiyette başlar.
Ahlakın terazisine vurulduğunda bu hâl, tam manasıyla tefrit makamında durur. Çünkü tefrit, sadece azlık değil, varlığın özünden eksilmesidir. İnsanın kendini koruma bahanesiyle kendi hakikatinden feragat etmesidir. Kalbin kapılarını “kimse girmesin ki canım yanmasın” diyerek içeriden kilitlemek hırsızdan kaçarken evi de terk etmek demektir. Dışarıdan pek sağlam görünen bu mühür, içeride sessiz bir çürümeyi başlatır malesef.
Hani kalb, adını inkılaptan alır ya. Dönmekten, değişmekten, hâlden hâle geçmekten alır. Kalp durağanlığı sevmez. O devrana yazgılıdır. Her nefeste başka bir renge bürünen, her tecellide yeniden yanan ilahi bir pervanedir . Sevince genişler, acıyla derinleşir, sabırla olgunlaşır. Biz o pervaneyi korkunun paslı çivileriyle sabitlediğimizde yalnızca kendimizi korumuş olmayız, hayatın damarlarında dolaşan o ilahi akışı da kesmiş oluruz. Tecelli durmaz belki fakat biz artık ondan nasiplenemeyiz.
Çünkü kalbin donduğu yerde hikmet akmaz. Korkuyla kilitlenen gönül, rahmete kapalıdır. Ve insan fark etmeden şunu yapar. Acının ihtimalini ortadan kaldırmak isterken, anlamın imkânını da iptal ederek görmezden gelir. Halbuki insanı insan yapan yaralanabilir oluşudur. İncinebilme ihtimali olmadan derinlik de olmaz.
Bu kış uykusundan uyanmanın yolu, itidalin zarif dengesinde gizlidir. İtidal, ne duyguları zincire vurmak ne de onların önünde savrulmaktır. İtidal, ruhun akışkanlığıdır. Hakikate talip insan, bir kaya gibi duygulara direnmez. Bir su gibi onlarla yol almayı bilir. Nehir hiç karşısına çıkan kayayla kavga eder mi ? Çok sertsin diye akmayı bırakır mı ? Eğilir, dolanır, sabreder ve sonunda yine yolunu bulur.
Üzüntü geldiğinde onu bastırıp içeride fırtınalar koparmak ifrattır. Olduğu yerde donup kalmak ise tefrit. Asil olan ikisinin arasındaki ince sırattadır. Duygunun bir misafir olduğunu bilmekle başlar. İnkar etmekle değil. Gelen gelir, ağırlanır ve vaktinde uğurlanır. Ne tahta oturtulur ne de kapı dışarı edilir. Çünkü kalp, misafirhanedir. Zindan değildir. Akışkanlık ise zayıflık anlamına gelmez. Bilakis yüksek bir dirayet gücü olduğunu düşünenlerdenim. Evet belki nehrin suyu kaya gibi sert değil lakin suyun gücü de sürekliliğindedir. Duygularına izin veren insanda su gibidir. Duygularının esiri olmaz. Onları inkâr eden ise fark etmeden hislerinin kölesi olur.
İnsan, ruhunun derinliklerindeki o sarsılmaz çekirdeği yani Hakk’ın tecelli mahalli olan o iç merkezi bulduğunda, dünyanın bütün gürültüsü yalnızca yüzeyde kalan bir köpüğe dönüşür.
Denizin derinliği sakin görünür değil mi ? Fırtına hep yüzeydedir. Merkezini bulan ruh da böyledir. Çevresi sarsılsa bile özü dağılmaz. Çünkü artık tutunduğu şey, değişken hâller olmaktan çıkar ve değişmeyen kaynağa yönelir.
Bu hâl, beraberinde bir doymuşluk getirir. Ama bu doymuşluk, dünyaya burun kıvıran bir kibir olarak algılanmasın. İçten gelen bir “yetiyor” bilincidir. Kalp, asıl kaynağından beslendiğinde dışarıdan onay dilenmez. Alkışa aç kalmaz. Bir çift göze muhtaç olmadan da sevilmeyi bilen bir sükûnet doğar insanda.
Duygusal felç, çoğu zaman zamanla kurulan hastalıklı bir ilişkinin sonucudur. Ya geçmişin küllerini eşeleyip dururuz ya da gelmemiş yarınların korkusunu bugüne taşırız. İbnü’l-Vakt olmalı. Yani vaktin oğlu… Şimdi’nin çocuğu.
Her an yeni bir oluş vardır alemde.Her nefes, taze bir tecellidir. “Şimdi”den kaçmak, aslında O’nun çağrısından kaçmaktır. Korku, bizi geleceğin hayaletlerine sürükler. Hüzün, geçmişin mezarlarına zincirler. Oysa an, duyguların en saf, en dönüştürücü hâlde ortaya çıktığı yegâne eşiktir.
Bu eşikten geçebilen bilir ki kalbe düşen her sızı, sahibinden gelen gizli bir hitaptır. Kaçmak değil aksine dinlememiz gereken bir çağrıdır.
Kalbin buzlarını çözen en büyük hararet, sonsuzluk ufkuna bakabilmektir. Bu yüzden yeniden dirilme konusunu tekrar düşünmemiz gerekir. Hatta her gün, uyumadan önce her gece. Eğer hayat sadece bu dünya sahnesiyle ibaret olsaydı her kayıp mutlak bir yıkım, her acı telafisiz bir iflas olurdu. Ama ahiret bilinci, insanın bakışını dar bir odadan alır, uçsuz bucaksız bir semaya taşır. Acı, Vel Bâ’su Ba’del Mevt inancıyla simyaya dönüşür. Bugün bağrını delen yara, yarının ebedî baharına atılmış bir tohum olur. Çile, ruhu kırmaz; inceltir. İnsan, acıyla yoğrula yoğrula , doğrudan bir an sapmadan erdemlere daha çok bezenmeye başlar.
“Dönüşümüz O’nadır” nidası, kalpteki sahte korkuları yakar. Her şeyin emanet olduğunu bilen bir bilinci hangi kayıp felç edebilir? Her gidişi vuslat bilen bir gönlü, hangi ayrılık dondurabilir?
Ölümü tatmadan kıyama kalkamayız. Yani bir duyguyu veya düşünceyi dönüştürmeden ayaklarımızı yere sağlam basamayız. Kendini bilen insan neleri dönüştürmesi gerektiğini bilmeli. O zaman kahrı da lütfu da aynı teslimiyetle kişi olur. Ağlamayı da gülmeyi de, kaybetmeyi de bulmayı da secde neşesiyle yaşamaktır bu.
İnsanız. Üzülmekten korkabiliriz. Etrafımıza duvarlar örüp kendimizi örteriz zaman zaman. Kimsenin konuşmasına veya tesellisine izin vermeyiz.Yada tam aksine kurban psikolojisinde heba ederiz hem kendimizi hem de zamanı. Mesele şu ki ömrümüzün sonuna dek eksik algılarımızı yanlış tavırlarımızı dönüştürmekle mükellefiz. Duygusal felçten kurtulmak kalbin kapılarını rüzgâra karşı açıp, “Gelen başım üstüne, giden canım üstüne” diyebilme cesaretini gösterebilmek olduğunu unutmadan merkezimize dönmeliyiz. Bir anlamda dengeli bağlarımızı kurmalıyız.
Biz bu âleme donmak için gelmedik.
Biz, o ilahi aşkın ateşiyle yanmak, her seferinde küllerimizden daha diri, dosdoğru olmak için geldik.
Herşey burada bitmiyor. Kontrolün kimde olduğunu unutmama temennisiyle…











Yorumlar