KİRLENMEK GÜZEL MİDİR ?
KİRLENMEK GÜZEL MİDİR ?
SERKANT DERVİŞOĞLU
"Kirlenmek güzeldir" diye bir reklam sloganı vardı. Kulağa, kontrolcü ve temkinli ya da sürekli iyi görünmek gibi alışkanlıklarınız varsa pek de hoş gelmeyebilir. Ancak bu tutumun sizi sürekli gergin ve huzursuz bıraktığını düşününce, hayatı bu şekilde yaşamak yerine kendinizi biraz rahat bırakıp "kirlenmek" gerçekten de güzel olabilir. Sonuçta ölümlü canlılarız ve zihnin hür ve saf düşüncelere eğilebilmesi için bu da önemli bir gerçekliktir.
Siz ne kadar "kirlenmiyorum" deseniz de aslında ellerimizi, başımızı ve kalbimizi sürekli kirlettiğimizi, üstelik uzun süre temizlenmediğimizi fark edeceksiniz. Bunu kese ya da makineyle nasıl temizleriz, açıkçası kestiremiyorum. Ama bir yerden başlamak gerek. Bazen "doğru olanı yapıyorum" diye kendimizi ne kadar sıktığımız gerçeği, tahmin bile edemeyeceğimiz kadar yorucu olabiliyor.
Din gibi gönül işleri de aslında çok formel yapılar gibi gözükse de yer yer öyle değildir. Kurallar, bizim günaha girmemiz ya da rahat hareket etme alanı yaratmamıza izin verdiği kadar, bizi sınırlayan, özgür bırakmayan ve sıkıştıran bir hale de gelebilir. Bu, çok tartışılan ve suistimal edilen bir konudur; fıkhî bir mevzudur. Ulema ve mutasavvıflar arasında sakız gibi uzamış bir tartışmadır. Ancak sâlih olan muhakkiklerin arasında mesele tatlıya bağlanır. Onların derdi, kişilerin bunu kendi rahatına çekerek gevşeklik ve laçkalık içinde "asıl manaya yaklaşıyorum" diyerek mevzudan uzaklaşmasına uyarı niteliğinde verdiği aydınlatıcı kutsal bilgilerdir. Kişinin kendisini iyi bilmesi için verdiği, hayatlarından ciddi şekilde fedakarlıklar yaparak toplumu uyandırma çabasından başka bir şey değildir.
Her zaman tartışma konusu olan şey şudur: Din = Hukuk mu, yoksa Din = Gönül mü? Tarafların ifrat ve tefrit halleri arasında adeta bir maç gibi süregelen bu mesele, yer yer kazananı varmış gibi gözükse de yıllardır bir kazanan göremedik maalesef. Sadece kıyıda köşede, ariflerin sohbetlerinde mesele tatlıya bağlanmış gibi görünüyor.
Aslında bu konuya nasıl geldim bilmiyorum ama "kirlenmek güzeldir" sloganından geldim sanırım. Bazen kabuğumuzu kırmak kolay olmuyor. Gıybet gibi, fitne fücur gibi hadiseler de "kirlenmek güzeldir" anlayışıyla atlanılan ama gerçekten kirleten ve kolay temizlenmeyecek felaketlere yol açan şeylerdir. Bunlar, açıkça işlenen ama bir virüs gibi ruhu mahveden hastalıklardır adeta.
Bu yüzden, belki de en çok tövbe edilmesi gereken alışkanlığımız budur. İnançlı insanlar olarak hayatımızın her anında, üstelik birine bile ihtiyaç duymadan, kendi başımıza da gayet başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğimiz düşünsel bir eylemdir bu.
En kötüsü, dinin farz kıldığı ibadetlerde bile "yemek sonrası tatlı" kıvamında yapılabilmesidir. Hz. Mevlânâ bir yerde diyor ki:
"Sakın büyük günah işlemeyin. Zaten yaptığınız ibadetlerde bile günah işliyorsunuz. Bir de üstüne büyük günah işleyip ahiretinizi kaydırmayın."
Emin olun, bu mesele sadece öte dünyaya kalmıyor, bu dünyada da sonuçları oluyor. En basit yaptığınız ibadetlerde bile feyz ve bereketin kaybolması, zihinsel boşluğun oluşması hep bunlardan kaynaklanıyor. Adeta haram bulaşmış gibi düşünün gönlünüzü. Aksi gibi davranmaya çalışmak, kendinizi kandırmaktan başka bir şey değil. Vicdanınız sızlıyordur, eminim. Eğer biraz uyanık bir tipseniz, farklı yollar bulup kendinizi rahatlatmaya çalışıyorsunuzdur ama bu geçici bir çözümdür.
Şimdi, küçük prens, al karşına kendini ve sor:
"Ben yanlış yaptım. Onun hakkında, hele de geçen Ramazan ayında, üç yüz altmış derece çepe çevre sarmış olan ibadet ayına girdiğimiz dönemde kötü konuştum. Kendimi yüce gösterdim, bilirkişi gibi davrandım, atıp tuttum, kibirli oldum. 'Seninleyim' derken, aslında sürekli onu zihnimde yerden yere vurdum ve seni de buna şahit tuttum."
Ne yaptın be küçük prens?
Bu maç buradan nasıl döner?
Affet...
Sen, Rahman ve Rahîm'sin.
Yorumlar