SAMİMİYET 
SERKANT DERVİŞOĞLU 

Samimiyet enteresan gelmiştir hep insanoğluna. Çoğu zaman, insanlar tarafından yanlış anlaşılmaya bile vesile olmuştur. Bakmayın, çoğu zaman dediğim gibi, genelde öyle oluyor. Siz, başkalarının ne düşündüğünü umursamadan içten olmaya başladığınızda, bu durum sizdeki rahatlıktan hem yadırganan hem de rahatsızlık yaratır ve sizi yargılamaya vesile olan bir hale dönüşür. Sen de ister istemez, hep defansif güreşmeye başlarsın. Pek samimi olmaya gelmiyor, tabiri caizse. Cıvıklığa varan bir durum ortaya çıkıyor genelde. Neyse ki, zamanla nasıl davranacağına karar verip, ilişkilerini belli bir çizgide tutmayı öğreniyorsun.
Belki de samimi olmayı yanlış anlıyorum; olamaz mı ? Bal gibi olur ya da karşı taraf bunun ne olduğunu bilemez. Sen, ona içten, paylaşımlı olarak yaklaştığında, karşı taraf bunun tam anlamını kavrayamadığı için, senin gibi duygularını döktüğünde kendinden bir şeyler açık ettiğine inanır ve bu durumu örtbas edecek, adeta üstüne geçecek bilgi peşine düşer. Bu anlattığım işin magazin kısmı evet, yorucu filan; ama artık hayatın içinde bunlardan kaçış yok, sürekli baş ağrısı gibi çıkıyor.
Derdim, bir başkasıyla değil, insanın kendisine karşı samimi olup olmadığı. Düştüğü zihin ve duygu çatışmalarında ne tavır sergilediğiyle ilgili bir durum bu. Başına gelen hadiseler yumağında, adeta bir oruç psikolojisine girmiş bir birey gibi o duyguyu yiyip orucunu bozuyor mu, yoksa bir mümin gibi Allah’ın bir lütfu diye bakıp yapması gerekeni yapıp tevekkül edip iftar saatini mi bekliyor, küçük prens?
Bana tuhaf geliyor bu Müslüman ve mümin olma durumu; aslında canımı çok yakıyor dostlar. Çorba gibi kavramların, bizi kedilerin yumakla oynadığı gibi çözülemez bir duruma soktuğu çağda, bana göre her dönemin bilincine göre farklı büyük sorunları vardı. O ise ayrı; hakikaten, bu dönem, bir başka bildiklerimizi yerle bir edip yeniden inşa edilesi bir dönem gibi, her şeyin öyle olmadığını gösteriyor sanki. Alışkanlığımızdan inanç ritüellerimize kadar her şeyin karıştığı, ayıklayacak bir bilincin azap çektiği anlar gibi. 
Haliyle, Allah ile iletişim kurmaya çalışan ve inançlı insanların bağlantı kurmakta zorlandığı bir durumda, arada o kadar çok bağlantı var ki, sürekli yoldan çıkan bir dükkânın camından ürünlere bakıp hipnotize olan türlere döndük. Nasıl, "Allah’ım, ben yolumdan mı geliyorum?" diyebileceğim hiç bilemiyorum. Evde hep diyalog geçer; bizim oğlunu bakkala gönderdik, kim bilir nerede top oynuyor. Kendime soruyorum: Ben neredeyim şimdi? Sanki kaybolmuş gibi; düşünmek istemeyen, düşünmenin sorumluluğunu taşımak istemeyen tuhaf şeyler olduk.
Biraz üstüme gelsem, kendi kendime kibrin tavan yaptığı, kendimi bir şekilde haklı çıkardığım olay örgüsü yaratma becerim kıskandırıcı bir hale geldi.
Hâlbuki , nereye kadar gidecek bu acınası durum, küçük prens? Bir an önce bitmesini dilediğim bir şey; orası açık sanırım. Şunu anladığıma inanıyorum. Sen, Allah'tan uzak bir yaşam sergilersen, her an her şekilde varlığını unutarak yaşarsan ve konuşmazsan, adeta bir terapi gibi düşünebilirsin; ama olduğu gibi dökülmezsen, bu durumdan çıkmanın mümkün olduğunu düşünemiyorum.
Eskiden, "Bu günah çıkarma eylemine böyle iş mi olur?" diye kızardım; daha çok, dini yaşantımızın bakış açısından dolayı, hâlbuki aynı diyaloğu samimi bir şekilde Allaha dökülsen, eminim göz yaşların sana abdest aldıracaktır. Senin anlatamadığın neler varmış, onu göreceksin; kendinle yüzleşeceksin ve döküleceksin. Ne anlamsız şeyleri büyütmüş, sahiplenmişsin ve hayatını cehenneme çevirmişsin.
Belki de o zaman, Kuran’ı sevgilinden hasretle beklediğin, yazılmış bir mektup gibi okuma heyecanına kapılırsın.

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :