YALNIZ KAHRAMAN “MÜHİM MEN”İN GÜNLÜĞÜ

YALNIZ KAHRAMAN “MÜHİM MEN”İN GÜNLÜĞÜ
SEVAL YILMAZ

Son günlerde yaşadığı yoksunluk duygusunu çözümleyebilmek adına terk edilmesinin olası nedenlerini düşünürken, aniden “kendini terk”in eşiğine geldiğini görüp irkildi. Birden uyandığı kâbus sonrası bu konuya aklî gerekçeler çerçevesinde yaklaşmaya çalışırken de mantık kavramını sorgulayan bir döngüde kısılıp kaldığını fark etti. Delil aramalıydı; zira hatalarını ifade eden somut göstergelere ihtiyacı vardı. Çünkü hayatının kahramanını geri kazanması ancak kendi üzerinde çalışıp hizaya gelmesi ile mümkün olabilirdi.

Eşyaları incelemeye başladı önce; üç beş anı, hediyeler ve notlar… Gerçi o, kendi steril dünyasına dönerken de beraberinde değer ifade eden ne varsa toplayıp gitmişti. Belki onun ihtiyaçlarını hemen anlayamamıştı Sevda, gerektiğince mükemmel bir düzen sunamamıştı mesela. Her konuda hemfikir olamadığı gibi, onun fikirlerini koşulsuzca tasdik etmeyi de becerememişti. Esas görevlerini unutup, çoğu kez kendisi ve hayatta kalmaya dair konularla uğraşıp durmuştu gereksizce.

Sağda solda ne var ne yok tüm eşyaları gözden geçirmişti. Birden eline kendisine ait olmayan bir defter geçti. Her ne kadar biricik kahramanına duyduğu saygı ve muhabbet ilk anda duraklamasına neden olsa da içten içe buradan duruma dair bir ipucu bulabileceğini düşünüp büyük bir merak içinde incelemeye başladı. Evet defter biricik aşkının giderken almayı unuttuğu günlüğüydü. Hemen rastgele bir sayfa açıp okumaya başladı;

 

“Süresi geçmeden ödenmesi gereken faturalar, çözülmeyi bekleyen sayısız sıradan sorun ve bitmek bilmeyen evraklar... Anlayacağınız bugün yine dünyanın dönüşü benim yapacağım küçücük -fakat insanlık için büyük- hamlelere bağlı. Hayatın bu kadar sığ ve bürokratik bir düzende akıyor olması benim gibi derinlikli bir ruha yapılan ne de büyük hakarettir. Tabii ki hiçbirine dokunmadım.

Benim zihnim makroekonomik dengeler, jeopolitik stratejiler ve memleketin bu darboğazdan nasıl kurtulacağı gibi mühim meselelerle -sahne arkasında- meşgulken, kalkıp bir fatura kuyruğunda vakit mi kaybedecektim?

Neyse ki bizim Şükran Hanım var. Annem diye söylemiyorum, bazen gerçekten de diğer insanlardan farklı olarak dünyadaki yerini çok iyi biliyor. Elimdeki parayı ona uzatıp; “şu küçük ve önemsiz işleri de sen hallet; ha bir zahmet küsuratını da tamamlayıver, benim üzerinde düşünmemi gerektiren daha hayati meseleler var” demem yeterli oldu. Gözlerinde anlam veremediğim bir yorgunluk ifadesi vardı. Fakat bunun, benim gibi bir dehanın gölgesinde yer bulmanın getirdiği tatlı bir eziklik olduğunu ve aslında böyle basit vesilelerle bana hizmet etme fırsatını bulabildiği için içten içe şükrettiğini bilmez miyim?

Beni “kibirli” ve “meteliksiz züppe” olarak tanımlayan şu zavallı insanların cahil hallerine acıyarak bakıyorum. Halbuki cebimde nakit taşımıyor oluşum, paranın vizyonum karşısında ne kadar da değersiz bir nesne olduğunun kanıtıdır. Mülkün kendisine değil de mülkü yöneten bir akla sahip olmamın boş dimağlarca anlaşılamaması çok doğal gerçi. Sadece kendileriyle muhatap olmamın başlı başına piyasadaki tüm sermayelerden daha kıymetli olduğunu nereden bilebilirler ki…

Öğleden sonra kahveye, bizim çocukların yanına geçtiğimde masada toplaşan bir grup yine fısıldaşarak memleketin hâlinden, geçim sıkıntısından dert yanıyordu. Şöyle bir arkama yaslandım, bacak bacak üstüne atıp çayımdan bir yudum çektim. Her zamanki acıyan gözlerimle onları süzerken "Bakın çocuklar" dedim, "Bu ülkede mal, mülk sahibi olmanın da bu ekonomiyi düzlüğe çıkarmanın da tek bir formülü var. Ama siz sığ düşündüğünüz için göremiyorsunuz." Birden mekâna bir sessizlik çöktü. Hepsi bana bakıyor, ağzımdan çıkacak o sihirli formülü bekliyordu. Tabii ki onlara bu sırrı hemen vermedim; hazıra alışmasınlar.

Aslında hepsi bu sefaleti hak ediyor. Zamanında bana danışmadan ve benden onay almadan iş yapmaya kalkanların sonu hep bu oldu. Bizim Ahmet mesela… Geçen yıl bana sormadan o dükkânı açmaya kalktı. "Bak Ahmet" demiştim, "Benim vizyonum bu işe onay vermiyor, batacaksın." Ne oldu? Sözümü dinlemedi, şimdi gırtlağına kadar borç içinde yoksullukla mücadele ediyor. Benim sözümden çıkanın, benim aklımı küçümseyenin sonu budur işte; ilahi adalet her zaman tecelli eder. Bana gelip hayatları hakkında rapor vermeyen, attıkları her adımı bana onaylatmayan herkes o sefalet çukurunda çırpınmaya mahkumdur.

Akşam Sevda ile buluştuk. Bana heyecanla, zar zor biriktirdiği üç kuruş parayla ufak bir yatırımlık arsa bakındığını anlatıyor. Sonra birden konuyu değiştirdi ve o bildik, o sığ kadınsal sitemlere başladı: "Bana hiç değer verdiğini hissettirmiyorsun, biraz özel ilgi bekliyorum" dedi. İnanamadım. Gerçekten kadınların şu "kendine değer verildiğini hissetme" ayinlerini, bu mantıksız çocukluklarını hiç anlayamıyorum. Değerli hissetmek de nesi? Karşında ben varım, zaten seninle aynı masada oturuyorum, benim gibi mühim bir adamın hayatının bir köşesinde yer alıyorsun; bundan daha büyük, daha azami bir değer mi olur? Benim gibi bir markanın gölgesinde durmak zaten bir insana bu hayatta verilebilecek en büyük rütbedir. Benden bir de ekstra ilgi, alaka beklemek düpedüz açgözlülük, hadsizliktir.

Yüzüme o bilge tebessümümü yerleştirdim: "Güzelim" dedim, "Senin o küçük aklınla yatırım yapman çok tatlı ama o parayı oraya gömersen bir yıla kalmaz mahvolursun. İlgi konusuna gelince; şu an bu masada benim karşımda oturuyor olman, zaten senin bu dünyada görebileceğin en büyük ilgidir. Bir de şu aklının yetmediği işleri de -benim gibi- mühim insanlara devret. Senin asıl başarın benim gibi bir deryanın hayatında kalmayı becerebilmek olmalı. Gerçek zenginlik, gerçek değer budur."

Birden o parlak gözleri söndü, omuzları çöktü. Elindeki ilanları çantasına geri koydu, sustu. İşte o an içim rahat etti. Doğru yerini hatırlamıştı. Onu benden gitmesin, bu güvenli limanda kalsın diye böyle fırsat buldukça eğitiyorum. Böylece benim onayımı almadan var olabileceğini ya da bana şart koşabileceğini sanan o küstahça düşünceleri kafasından söküp attım. Şimdi o parayı harcayamayacak, yine bana muhtaç bir şekilde dizimin dibinde oturacak. İnsanları elinizde tutmanın yolu, onlara aslında benim varlığım olmadan bir hiç olduklarını hatırlatmaktır.

Gece eve döndüğümde odamın ışığını açtım. Cebimde sadece bir dolmuş bileti kalmış olabilir ama zihnim milyarlık imparatorlukları yönetecek güçte. Çevremdeki o beceriksiz, fikrim olmadan bir adım dahi atamayan, benden sevgi dilenen ve bu yüzden yoksullukla kıvranan insanların hayatlarını bir arada tutmaktan ruhum yoruldu. Kahramanların kaderi bu olsa gerek. Herkes batar, herkes sevgi ve ilgiye muhtaçtır; lakin yalnız da olsa "Mühim Men" her zaman zirvededir. Çünkü dünya mülkle veya sevgi sözcükleriyle değil, benim o muazzam varlığımla döner.”

Okuduğu her satır, her söz öbeği ve her paragraf Sevda’yı biraz daha hayrete sürüklüyordu, özellikle de kendisinden bahsedilen kısımlarda... Yaşadığı aydınlanma, düşündüğünden çok daha sarsıcı ve bir o kadar da netti. Sonuna geldiğinde defter, Sevda’nın gözyaşları ile sırılsıklam olmuştu. İçinde kendisini muhatap almaktan dahi imtina eden kahramanına karşı hissettiği bütün o sıcacık aşk ve muhabbet; aniden karşılaştığı şok darbesi ile yerini kalp kırıklığı, pişmanlık, keder ve kızgınlığa bıraktı.

Hayal dünyasında oluşturduğu o harikalar diyarında, değerli taşlarla bezenmiş bir tahta oturtmuştu kahramanını. Oysa bu kişi; hayatından geçen sevgi dolu insanların hissettirdiği harika duyguları çalıp, kendine "eşsiz ve mühim" bir kimlik yaratan, gerçekte ise sevmenin ne olduğunu bilmeyen sıradan bir narsisistten başkası değilmiş.

Hayatına dahil edeceği insanları basamak olarak kullanmak için özenle seçen bu “ruh emici”, oluşturduğu sahte evrende ancak çevresindeki insanların tüm meziyetlerini sömürüp onlardan çaldıklarını üzerine giyinerek kendini maskeleyen ve sonrasında geride bıraktığı enkaza ise arkasını dönüp kolayca yeni “sevdâlara” yelken açabilen bir zavallıydı bahse konu “Mühim kişi”.

Okudukları duygudan duyguya tabiri caizse ışık hızıyla geçmenin etkisiyle, nasıl düşünüp davranacağını bir süre bilemese de geçtiği bu gerilim tünelinden sağ salim ve kendisine ulaşmış olarak çıkmış bir Sevda’yı sonunda vardığı bir suhulet durağında bulmanın huzuru ise paha biçilmezdi doğrusu; zira kendi defterini yazmak, hüzünden sırılsıklam şu defterin iğreti bir köşesine düşülmüş karalama notu olmaktan yeğdi …

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :