İZANSIZ EGONUN MİZANI

İZANSIZ EGONUN MİZANI

HATİCE FAHRUNNİSA 

Yolculuk, insanın kendi kalbinin karanlık labirentlerinde bir mum yakmasıyla başlar. Fakat o mumu hangi şiddetle yakacağımızı, ışığı nerede tutup nerede perdeleyeceğimizi gerçekten biliyor muyuz? Kendilik bilinci denilen o muazzam ve sarp geçit, insanın kendi nefsine karşı bir taraftan izzet ve vakarla eğilmesi, diğer taraftan ise haddini bilerek tezellülden kaçınması arasındaki o incecik sırda gizlidir.

Bizler şahsiyet sahibi olmayı, başkalarına karşı ördüğümüz aşılmaz duvarlar mı zannediyoruz, yoksa kendi derunumuzu her türlü rüzgara karşı korumasız bırakacak bir zafiyet mi? İnsanın kendine ve başkasına karşı şahsiyetli duruşu, ne nefsini ilahlaştırarak ifratın o kibirli uçurumuna yuvarlanmakla ne de kendi varlığını hiçe sayarak tefritin o silik ve edilgen çukurunda kaybolmakla mümkündür.

Ruhun bu muazzam sarkaçta sallanırken aradığı o ilahi liman hiç şüphesiz "mizan"dır. Rahman Suresi’nde zikredilen "Göğü yükseltti ve mizanı koydu; sakın mizanı bozmayın" ayet-i kerimesi, yalnızca kozmik bir nizamı değil, insanın kendi iç dünyasında kurmakla mükellef olduğu o hassas dengeyi de fısıldamaz mı bize? 

Kendimizi ne zaman ifratın yakıcı ateşinde, yani aşırı bir özgüvenin ve benlik iddiasının girdabında bulsak, aslında El-Adl ism-i şerifinin tecellisinden uzaklaşmış olmaz mıyız? Ya da tam tersi, tefritin o karanlık dehlizine sapıp kendimizi değersizleştirdiğimizde, yaratılmışların en şereflisi kılındığımız gerçeğine ve dolayısıyla bizi en güzel biçimde inşa eden El-Bâri ve El-Musavvir esmasının sanatına haksızlık etmiş sayılmaz mıyız?

Şahsiyetli olmak, işte bu iki uçurumun tam ortasında, sırat-ı müstakim üzere bir duruş ahlakı geliştirmektir. Kendi sınırlarını bilmek, başkasının hududuna hürmet etmekle başlar. Zira kendi hukukunu koruyamayanın başkasına adaletle muamele etmesi ham bir hayalden ibarettir. Kendimize sorduğumuz o can alıcı soru şudur. Biz, içimizdeki o sarsılmaz özü korurken kibir sularında boğulmadan, başkalarına şefkat gösterirken de kendi izzetimizi çiğnetmeden var olabilmenin o ince işçiliğini ne kadar kavrayabiliyoruz? 

İnsan, ancak El-Muksit olan Allah’ın adaletiyle kendi nefsini terbiye ettiğinde, ne ifratın o tahripkar gücüne yenik düşer ne de tefritin o uyuşturucu edilgenliğine teslim olur. Bu denge psikolojisi, ruhun kendi asli cevheriyle buluştuğu, ne kendini ne de başkasını incitmediği o nihai selamet yurdudur.

Kendimizi mukaddes bir emanet gibi taşırken, içimizdeki o en derin izzeti, yani Kerîm ism-i şerifinin cilvesini ne kadar fark edebiliyoruz? Cenab-ı Hakk’ın El-Kerîm sıfatı, hiçbir karşılık beklemeksizin lütfeden, ayıpları örten ve nihayetsiz bir keremle ikram eden manasına gelirken, biz kendi şahsiyetimizde bu keremi nasıl tecelli ettiriyoruz? 

Acaba kendimize karşı kerem sahibi olmak ile nefsani arzularımızı pervasızca beslemek arasındaki o ince sınırı nerede karıştırıyoruz? İnsanın kendine ikramda bulunması, onu şımartıp ifratın o hadsiz şımarıklığına ve kibrine mi sürüklemeli, yoksa yaratılışındaki o ulvi değeri fark ederek kendini fısk u fücurun tefrit bataklığından, yani değersizlik hissinden muhafaza etmesiyle mi can bulmalı?

İnfitâr Suresi’ndeki o sarsıcı sual, ruhumuzun en kuytu köşelerini titretmeli. "Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine (Rabbike’l-Kerîm) karşı seni ne aldattı?" İşte bu ilahi hitap, insana hem acziyetini hem de kerem sahibi bir yaratıcının eliyle ne denli muazzam bir ölçüyle (mizanla) inşa edildiğini hatırlatır. 

Şahsiyetli duruş, işte bu dengede gizlidir. İnsan hem kendinin bir hiç olduğunu bilecek kadar mahviyet içinde olmalı hem de El-Kerîm olanın sanatı olduğunu unutmayacak kadar vakarlı durmalıdır. Bizler, başkalarına karşı ikramda bulunurken izzetimizi ayaklar altına alıp kendimizi tefritin edilgen bir kurbanı haline mi getiriyoruz, yoksa cömertliği bir üstünlük taslama vasıtası kılıp ifratın o karanlık riyasına mı bürünüyoruz? 

Gerçek kerem sahibi, şahsiyetini ilahi bir asaletle donatıp ne kendinden taviz veren ne de başkasını ezen, her iki alemde de dengenin o zarif estetiğini üzerinde taşıyan bir adalet abidesidir.

İnsanın bu muazzam varoluş sahnesinde, Kerîm olanın ikramıyla donandıktan sonra tırmanacağı en sarp zirve, hiç şüphesiz noksanlıklardan arınmış, her türlü tasavvurun ve sınırın fevkinde olan El-Müteâl ism-i şerifinin gölgesinde şekillenir. Kendimizi bu fani alemin geçici rüzgarlarına, günlük hırslarına ve bizi aşağıya çeken süfli heveslerine teslim etmişken o yüceler yücesi makamın şahsiyetimizdeki yansımasını ne kadar arzulayabiliyoruz? 

Rad Suresi’nde geçen "O, gaybı da görünen alemi de bilendir; pek büyüktür, yücedir (El-Müteâl)" beyanı, bize yalnızca ilahi zatın erişilmez azametini bildirmekle kalmaz aynı zamanda insanın kendi nefsini o ulvi makama doğru, yani ahlaki bir yüceliğe doğru arındırması gerektiğinin de yolunu çizer. Acaba bizler, şahsiyetimizi yüceltmek isterken ifratın o zehirli tuzağına düşüp kendimizi diğer kullardan üstün, ulaşılamaz ve kibirli bir tahtın sahibi mi kılıyoruz, yoksa müteal olmanın o asil vakarını tamamen ıskalayarak tefritin o sıradan, hedefsiz ve ruhsuz teslimiyetinde mi kayboluyoruz?

Kendini bilmek ve haddini idrak etmek, ancak El-Müteâl olanın huzurunda kulun kendi acziyetini görerek yücelmesiyle mümkündür. Zira gerçek yücelik, ancak en Yüce olana ram olmakla elde edilir. Biz, başkalarıyla kurduğumuz münasebetlerde kendi sınırımızı ilahi bir vakarla korurken, muhatabımızı ezmeden, kendi ruhumuzu ise her türlü bayağılığın, ucuz dedikodunun ve nefsi çekişmelerin üzerine çıkarabiliyor muyuz? 

Şahsiyetin müteal boyutu, insanın kendi zaaflarının üzerine yükselmesi, nefsini her an bir basamak daha yukarıya, ahlaki bir olgunluğa taşımasıdır. Bu dengeye ulaştığımızda, ne ifratın o sahte büyüklük hissine kapılıp başkalarını tahkir ederiz ne de tefritin o miskin vadisinde kendi mukaddes varlığımızı çiğnetiriz. Aksine, yeryüzünde vakur bir adımla yürürken ruhumuzu o aşkın ve yüce hakikate raptetmiş, dengenin en asil zirvesine tırmanmış oluruz.

Şahsiyet hırkasını giyen kişi  en nihayetinde mizanını, keremini ve o müteal aşkınlığını taçlandıracağı o en sarsıcı, en mutlak eşikle yüzleşmek mecburiyetindedir. Ölüm ve o perdenin arkasındaki ebediyet. 

Bizler, hayatı ve kendimizi tanıma iddiasındayken, ölümü sanki hiç uğramayacak bir yabancı gibi hayatın dışına iterek ifratın o gafil ve dünyaperest sarhoşluğuna mı kapılıyoruz, yoksa ölümün o soğuk ürpertisi altında ezilip dünyadan el etek çekerek tefritin o ümitsiz, karanlık ve atıl uyuşukluğuna mı mahkum oluyoruz? 

Kendilik bilinci, ölümü fani bir yok oluş olmadığının, şahsiyetin, yani o ilahi nefhanın kendi aslına, vuslatına rücu etmesi olarak idrak edebilmektir. Fecr Suresi’ndeki "Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!" hitab-ı ilahisi, ölümün aslında nefsini mizanla terbiye etmiş, Kerîm olanın ikramıyla nurlanmış ve Müteâl olanın yüceliğine kanat çırpmış o şahsiyetli ruhun en büyük bayramı olduğunu haykırmaz mı bize?

Ölüm ötesini tanımak, insanın kendi içindeki o ebediyet arzusunu, yani El-Bâki esmasının kendi ruhundaki sönmez akisini keşfetmesidir. Bizler ne ölümün dehşetiyle felç olup bu dünyadaki vazifemizi ve vakarı olan şahsiyetimizi unutan tefrit ne de ebedi kalacakmış gibi dünyaya tapan ifrat ehli olmamalıyız. Ölümün o keskin aynasında her an kendi mizanını tartan, ahireti bugünün adımlarıyla inşa eden denge yolcuları olmalıyız. 

Kendini ölümün o muazzam gerçeğiyle terbiye eden insan, başkalarına karşı olan şahsiyetini de incitmekten ve incinmekten azade bir kemalata ulaştırır. Zira bilir ki, musallada bitecek bir davanın dünyadaki kibri de hırsı da yalnızca bir seraptan ibarettir. 

İşte bu derin şuurla, kendimizi her an huzur-ı ilahiye arz edecek bir saflıkta tuttuğumuzda ölüm bir son değil, mizanla kurulan o şahsiyetli duruşun ebedi bir kerem ve yücelikle nihayete erdiği, ruhun kendi hakikatine ulaştığı o en muazzam selamet kapısı olacaktır.

Yazıyı Beğen :     1
Paylaş :