YA BEN BİR ROBOTSAM

YA BEN BİR ROBOTSAM
SEVAL YILMAZ

Üç, beş, sekiz...

Kaç soru çözdüm bilmem, cevapladım da cevapladım. Evimin adresinden kimlik numarama, annemin "matmazel"lik soyadının sondan üçüncü harfinden, atamın ebesinin eltisinin göbek adına kadar her türlü bilgi itina ile paylaşıldı. Çok da kolay değildi açık söyleyeyim epey zorlandım.

 Durup şöyle bir düşünmelerimin hepsi ânında bu sayısal mecradan defedilmeme neden olsa da, her seferinde bıkmadan ilk soruya dönüp yeniden başlamaya yönelik gösterdiğim azim takdire şâyandı doğrusu.

 Zira onca tekrarın ardından epey hızlanmış ve "leb..." demeden "leblebi"yi anlar olmuştum.

 Onu bunu geçtim de, ardı arkası kesilmeyen soruların sonunda işlemin başarı ile nihayetlenmesi ise dişimle tırnağımla ulaştığım seviyede karşılaşılan talimata istinaden yapılacak o son hamleye kalmıştı; "Robot olmadığınızı ispatlamak için yandaki kutucuğu işaretleyin."  İnsana zorla hayatı sorgulatan bir aşamaydı bu. Öyle endişelendim ki; ya ben bir robotsam ve sunmayı başardığım onca verinin ötesinde bu iki milimetrekarecik boşluk yüzünden kendime ifşa olursam.

 Bu acımasızca yüzleşmenin sonucunda oluşması muhtemel devâsâ hayal kırıklığı ile başa çıkabilir miydim ki acaba? 

 Teknolojinin çemberinden geçmeksizin sade bir şekilde yaşamak ne kadar da zor.

 Budist rahipleri bile tapınağa ulaşmak için tırmandıkları yolda sadece sayısız basamaklar beklemiyor artık. Ne yana baksalar; yanıp sönen ışıklar, gözlerinin önüne ard arda perde gibi inen rengarenk pencerecikler ve kulaklarından girip zihinleri allak bullak ederek âdetâ düşünceleri uyuşturan bir hengâme. Bir adım ötesini dahî arzulayan herkesin başına belâdır bu durumlar. 

 Öyle  ki, daha ilk adımda niye yola çıktığını unutur insan. Bazen "tam tersi olsaydı  nasıl olurdu acaba?" diye düşünmeden edemiyorum;

 Ya onca tantanadan sonra zirvedeki o kutsal mekâna varıldığında aranan en uygun cevap, sadece ekrandaki o minik kutucuğun işaretlemesi olsaydı ve yolculuk da ancak o zaman gerçek bir mânâ kazanabilseydi... Meselâ;

 • "Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akletmez misiniz?"(Bakara 44)

 [  ] Evet aklederim

 [  ] Hayır, aklımı kullanmaya  gerek duymam       

 [  ]  Akıl mı? o da ne ki? (Gavur icadı mı?  bozmasın bizi sonra maazallah)

 Bu sanal âlemde insanın o "en değeeerli beenn"  kimliğiyle diyardan diyara vizesiz zıplayıp dururken böyle bir çevirme ile karşılaşması ile far görmüş tavşan gibi donakalması pek kaçınılmazdır.

 Bir ömür boyunca var olma savaşı vermek;  sayısız eşik atlamış olmak (hatta bazısından atlayamayıp defalarca sırt üstü geri yuvarlanmış olmak); her evrede farklı bir yaşam alanından yara almak, sonra bambaşka bir yarayı alırken eskileriyle yine yeniden mücadele etmek zorunda kalmış olmak... fark etmez, o kutucuğu işaretlemeden sen, sen olamazsın. Aksi halde; bir iki Kuruşu eksik kalan yolculuk ödemesi sonucu yine makine tarafından aşağılanmak gibi bir durum işte; "YETERSİZ BAKİYEE!!".

 İşin tuhaf tarafı da başta verilen mücadele bir süre sonra yerini anlamsızca ve sessizce sürece teslim olmaya dönüşür. Kimse "yetersiz bakiye" gibi "biraz var fakat yine de kifayetsiz" bir kafada sabit kalmak ya da bu şekilde anılmak istemez zahir.

 ​Sistem bizden tıpkı bir yazılım gibi hatasız

çalışmamızı, duygularımızı bir kenara bırakıp sadece görev odaklı olmamızı, yani bir anlamda "robotlaşmamızı" bekliyor. İnsanı en çok yoran ve hayatı da katlanılmaz kılan da bu olsa gerek. Sabah aynı saatte uyanıyor, aynı algoritmalara maruz kalıyor, benzer tepkileri veriyor ve tekdüze bir hayatın çarkları arasında dönüp duruyoruz. Renklerimizi, derinliğimizi, bizi biz yapan o muazzam potansiyeli bir kenara bırakıp, sistemin bizi sıkıştırdığı o gri şablonlara uyum sağlamaya çalışıyoruz.

 ​Belki de çok uzak olmayan bir gelecekte, ekranlarda karşımıza çıkacak o talimat değişecek ve şöyle yazacak:

 "İnsan olduğunuzu ispatlamak için aşağıdaki kutucuğu işaretleyin."

 ​İşte o an, sadece bir tıkla kurtulamayacağımız içsel bir sorgulama penceresi açılacak önümüzde ve şu "gelişmiş" insani değerlerin testinden geçirmek isteyecek meselâ:

 [  ] Başarılarınızın arkasındaki gizli kibirden sıyrılıp, toprağa ne kadar yakın durabildiniz?

 (Tevazu)

 [  ] Hayatın o gürültülü hengâmesinde, ruhunuzdaki sakinliği ve yumuşaklığı koruyabildiniz mi? (Uhulet ve Suhulet)

 [  ] Çevrenize, eşyaya ve kendinize nezaketle, incitmeden yaklaşmayı becerebildiniz mi? (Rıfk)

 ​Ne kadar da zor sorular.

 Çünkü insan olmak; sıradan bir varoluşun ötesinde, her an değişebilen duygusal bir yelpazede, irade ve vicdanla ayakta kalabilme sanatıdır.

 Robotlar hata yapmaz ama sevemez de. Robotlar yorulmaz ama affedemez de.

 Bizi onlardan ayıran şey, tam da bu kusurlu ama muhteşem insani değerlerimizdir.

 Gerçek bir "ben robot değilim" beyanı, sayısal bir onay mekanizmasındaki iki milimetrekarede değil, Yaratan’ın kâinata ve bizzat kendi içimize

ve dünyamıza serpiştirdiği o eşsiz işaretleri (ayetleri) okuyabilmekte gizliymiş meğer.

       Sanatçı, her birimizi tekdüze bir fabrikasyon ürün olarak değil; farklı renklerle, farklı potansiyellerle ve bambaşka ruh iklimleriyle bezemişken bize düşen rol, hayatın bizi robotlaştırmaya çalışan o mekanik akışına karşı direnerek, varoluş amacımızı idrak etmekmiş. Yolculuğun mânâ kazanması, tuşlardan ekrana ulaşan sembollerle değil; yolcunun içindeki ilahiye kulak verip o büyük "akletme" çağrısı ile kendi sağlamasını yapması  sonucunda mümkün.

 Bizi düşünebilen, sevebilen ve idrak edebilen birer insan olarak yaratan Rabbim'e şükür ve teşekkür ile...

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :