YAĞMURLU BİR SABAH

YAĞMURLU BİR SABAH

SERKANT DERVİŞOĞLU

Günler nasıl geçti, tarif etmesi zor dostlar. Elbette nasıl geçtiğini birkaç açıdan ele almakta fayda var. Maddî ve manevî cihetiyle değerlendirmek daha doğru olacaktır. Hep maddî açıdan bakınca her şey menfaate dayalı oluyor gibi geliyor, küçük prens.

Dört haftadır yazamadım. Ne desem bahane değil tabii ama mekân, zaman ve insan içinde; yoğun ve iç gözleme dayalı bir süreçti. Belki de anlamını yitiren şeylerin bırakılması, gelenin hazmedilmesi ve değerlendirilmesi süreciydi. Her şeyden önemlisi ise bunların uygulanması için çaba ve gayret içinde olunan bir dönemdi.

Birçok yönden bakınca Cenab-ı Hakk'ın büyük bir lütfuydu. Birlik ve beraberliğin tezahürüydü. El ele verince nelerin mümkün olduğunu şu fânî ömürde yeniden görmenin sevincini yaşadım. Hiç ummadığınız insanların yaptığı korkunç, saygısız ve haddini aşan davranışlar bile size küçük çaplı sinir krizleri yaşatsa da onların açtığı sonuçları görünce ne büyük hayırlara vesile olduklarını görmek tarifsiz bir duyguydu.

Sizin durduğunuz yerin samimiyeti ve gereğini yapmanız; Allah'ın size daha hayırlı vesileler çıkarması ve buna teslim olmanız muazzam bir şey. Kolay gelmiyor kulağa, farkındayım. Şu ana dek havada kalan cümleler gibi geliyor size. Bir yere bağlamamış olabilirim ama elbet bağlanır, küçük prens.

Şunu fark ediyorum: O kadar çok tuhaf detaylara takılıyoruz ki... Maddî manevî şöyle olsa, böyle olsa, şunu yapsa, bunu kuralına uydursa diye düşünüyor; hata kollama gayreti içinde bir ömür geçiriyoruz. Mesela affetme meselesi... "O bana şunları yaptı, bu asla kabul edilemez." Sadece bir örnek tabii. Siz buna benzer duyguları çoğaltabilirsiniz.

Affetme, tamam.

Peki sonra ne oluyor?

Hasta oluyorsun. Maddî anlamda da olursun ama en kötüsü manevî anlamda hasta olursun. Kibirli olursun. Daha ne olsun?

Talep edici, aşırı talepkâr, kontrol için madde kullanan, panik hâlinde, depresif, abartıcı, yaptıklarını fedakârlık gibi görebilen, kendine sürekli acıyan, paranoyak, kararsız, serbest bırakamayan, üzülmekten korkan biri olsan da durum aynı.

Şunu fark ettim: Yaşadıklarının içerisinde boğulduğunda, kısır döngü gibi dönüp durduğunda, bunları normalleştirdiğinde ve bunun mecburî olduğuna; bırakmanın ise enayilik ve aptallık olduğuna inandığında, o duygudan çıkmanın kendi varlığını yok edeceğine inanıyorsun. Korkunç değil mi? Esas dehşet verici olan da bu, azizim.

Eskiler bu durumları yok etmenin yolunu bulmuşlar. Hatta bunlarla mücadele edecek bir düşüncenin bile kalmadığı bir hâle geçmişler. Buna "terki terk etmek", yani bırakmayı da bırakmak diyebiliriz.

Sen, Allah'ın nazargâhı olan; temiz, nurdan ve nur üstüne nur olan insan-ı kâmilin "esas akıl" dediği yeri, inşirah suyuyla yıkayıp onun sevgisi, muhabbeti ve nuru ile doldurursan; geriye bunları düşünecek bir zerre bile kalmaz. Kalmadığı gibi sen bile kalmazsın.

"Sen çık aradan, kalsın seni Yaradan." diyen büyükler ne güzel söylemiş.

Nur fışkıran bir kalp, etrafa ışık saçan koca bir yürek...

Ey koca yürekli! Aslanı bile yelesinden tutup getiren yiğit! Seni aşağı çekmek isteyen insanlar da olacak, zahiri insanlar olduğu gibi kendi düşüncelerin içinde de olacak. Artık vakti gelmedi mi buna müsaade etmemenin? Hatta müsaade etmeyi düşünmeye bile tenezzül etmeyecek; bunu aklının ucundan dahi geçirmeyecek bir hâle gelmenin.

Konuya başlarken zaman, mekân ve insan demiştim.

Bir sabah Konya'da, Hazret-i Hüdavendigâr'ın türbesindeyken; ortalıkta kimsecikler yoktu. Yâsîn-i Şerif okunuyordu. Huzurdan türbenin cümle kapısına baktım ve yağmuru seyrettim. Yağmur taneleri o kadar iri ve yoğundu ki avlu adeta bir deniz olmuştu. Damlalar o sonsuzluğa düşüyor, kısa bir sıçrayış yaşayıp orada yok oluyorlardı.

Her şey durmuş gibiydi zihnimde.

Siz de gönlünüzü ve kalbinizi o kutsal huzurun içinde tutabilir, onu büyütebilirseniz; dışarıda fırtına kopsa bile onu hayran hayran seyredebilirsiniz.

Yazıyı Beğen :     1
Paylaş :