KAFALAR PATETES
KAFALAR PATETES
SERKANT DERVİŞOĞLU
Dünya işi bitmiyor, bitmeye niyeti de yok. Haliyle hayat da bitiyor. Bundan dolayı kendimde ve etrafımda bir şikâyet ve yorulmuşluk hâli görüyorum. Haklı da sayılırlar şimdi, küçük prens… Sürekli bir koşturmaca, sürekli bir diğer işin planı; karşılanması gereken eksiklikler ve beklentiler, durmadan fedakârlık beklentisi…
Ev, iş, sosyal hayat, çocuklar… Hatta evdeki evcil hayvanları da katıyorum; kedi ve köpekleriyle yaşayan çok yalnız insan var. Onların da neresinden baksan yetişkin bir insan gibi masrafları var.
Gördüğüm şu: Bu durum karşısında kafalar patates olmuş. Kendini yetmişe bölmüş, bir türlü toparlayamayan; fabrikadaki bantta ilerleyen ürün gibi, aşamasına göre sinyal alıp gereğini yapan sözde canlı varlıklar…
Biliyorsunuz, bu robotları birileri programlayıp kodluyor. Acaba bizleri kimler kodluyor? İşte orada işler çok karışık. O kadar çok kişinin parmağı var ki hayrete düşersin, küçük prens…
O yüzden sağlıklı ebeveynler çok önemli. Ama bu da yetmez; ebeveynlerin anne babaları da önemli. Çünkü çocuk, onların da müdahil olduğu bir ortamın tesirinde büyüyor. Çevresi, okulu, komşuları ciddi bir etken. Gerçi artık neslin ebeveyni sosyal medya oldu. Oradaki mahalle ortamında ne görüyorsa, onun da çok ciddi tesiri var.
Sevdiği biri oluyor; o kişi de genelde düşünmeyi beceremeyen biri oluyor bana göre. İnançları çok banal oluyor. Dinde neyin nesi deyip kaşına dikilen minicik evladın, senin evde inşa ettiğin kutsal alana adeta dinamit döşüyor.
Bu konu çok uzun, sadece kenarından değinmek istedim. Genelde bakınca parçalanmış insan, kendini nasıl toparlayacak da gerçek duygularını ve cevherini fark edecek? Zor bir süreç… Yüzleşmesi bile insanın kafasının zonklamasına sebep oluyor. “Allah’ım, nereden geldik buraya?” der gibi bir hâl…
Bunun bir hapı yok mu, özümüze dönsek?
Hap iyi fikirmiş… Ama ağızda eriyeninden olsa. Millet kalkıp Latin Amerika’da ayahuasca çayı içiyor; derin yüzleşmeyi yaşamak için. Ya da olgun bir insansa, metafizik keşfinin ve yolculuğunun derinliklerine inmek için…
Genelde insanlar yüzleşip durmadan kusarak arınmaya çalışıyor. Yalnız bu da bir defa ile yapılacak şeyler değil. Uzun süre devam ve istikrar isteyen işler. Maddi ve manevi bir disiplin, kararlılık gerektiriyor. Eğer öyle yapmayacaksan, bu latif ve şerefli bedeni bu kadar hırpalamaya gerek yok. Zaten gereğinden fazla, milletin üzerimize bıraktığı yük ve kodlarla hırpalanıyoruz. Yarım temizlik daha farklı sonuçlar doğurur.
Bir sözümüz vardı: “Yarım iman insanı yoldan çıkarır.” En azından eski hâl, iyi kötü gidiyor. Dua edelim de şuursuz ama samimi insanların, harama düşmemek için söyledikleri sözler birer koruyucu kod olsun.
Gerçi burada başka bir problem daha var, yeri gelmişken değinelim. Fazla bunaltmadan, severek yapmalarını; muhabbetle yapmalarını sağlayamıyoruz. Görev gibi olunca tadı olmuyor. Borç gibi bir kod geliştirilmiş. Haşa, Cenab-ı Hak banka mı? Kredi mi çektim, bitmiyor…
Kelimelerin çağrışımları kötü. Kim ömür boyu kredi borcu ödemek ister? İnsan bunalır, yorulur. “Nasıl bir alacaklısın kardeşim, bitmedi?” diye bilinçaltı zorlanmaya başlar. Yeter diye isyan eder. “Alsan canımızı da kurtulsak” gibi düşünceler oluşur ya da tam bir boşvermişlik hâli hasıl olur, maazallah.
Bu süreçte düşünürken, yetmiş kişiyi ayıklamak da meşakkatli. Büyükler bunu nasıl yapıyor diye çok düşündüm. Onlar kendi yaşamlarına öyle büyük bir değer koyuyorlar ki, onun nurundan kendi gölgeleri bile bu âlemden silinip gidiyor.
Mest-i cânân olmuşlar, bülbül gibi şakıyorlar. Derdiyle, gamıyla yanan gönülleri divane olmuş. Mutlu, kutlu, şerefli; etrafı aydınlatan birer ulu şahsiyete dönüşmüşler. Ondan gayrı bir düşünce mümkün değil. Onları kodlayacak tek şey Cenab-ı Hak.
Başkalarını görmüyorlar ki; haliyle yetmiş kişiden etkilenmiyor, bilakis yetmiş bir milleti etkileyecek bir hâle dönüşüyorlar. Bizden çıkan kelimeler ve verdiğimiz tepkiler, eğer derin tefekkür etmiyorsak, başkalarına ait; otopilottan çıkan şeyler, küçük prens…
Âşıktan sadır olan ise bir hak nuru… Gönlü muhabbet ve sonsuz sevgiyle sarmaş dolaş olmuş o latif beden, susamış gönülleri doyuracak üzüm suyundan başka ne sunar ki?











Yorumlar