GERGİN GERİLLA

GERGİN GERİLLA
SEVAL YILMAZ

Bu seferki görevim çok kolaydı. Yıllardır uğraştığım işler zaten, benim için çerezdi. Alt tarafı yedi kapıya uğrayıp bu bölgeleri içten çökertip dönecektim.Öyle eni konu hazırlık yapmama da gerek yoktu, mevcut ekipmanım yeterliydi.Görevi alır almaz plan yapıp yola revan oldum. Hangi kapıdan başlasam bilemedim, “neyse birinci kapıdan başlayayım bari” dedim. İşime odaklanmalıydım, zamanım çok sınırlıydı.

Kapıya ulaşınca, öncelikle kenarda biraz gözlem yapayım dedim. Ohooo, ortalıkta öyle bir tantana var ki; karnaval yeri gibi adeta. Birer onur konuğu misali baş köşeye toplanmış birkaç misafir sağa sola -en çok da ev sahibine- dehşet saçarak emirler yağdırıyordu. Onlara hizmet etmekten bezmiş görünen ev sahibi ise, tam “yeteeeeeerrr!!! dağılııınnn!! diye isyan edecekken; tepesine yediği sopayla silkelenip el pençe divan kesiliveriyordu. Üstelik her seferinde biraz daha ürkekçe. Zira tabiri caizse yediği her darbe, akabinde salona geçmişten birini daha çağırıyordu; bu da zavallı ev sahibinin gelecek dayaklar konusunda daha da telaşlanmasına neden oluyordu. Yalnız, biraz dikkatli bakılınca ilginç bir detayı fark etmemek mümkün değildi; yaşadığı bu korku ve telaşe nedeniyle bir türlü eyleme geçme dermanı bulamayan ev sahibinin sergilediği her vakur ve dosdoğru duruş karşısında bir muhatabı veda edip mekânı terk ediyor. Neyse, görüyorum ki burada bana fazla iş yokmuş; ev sahibi halihazırda benim rolümü üstlenmiş, bu uğurda gerekeni farkına varmadan da olsa fazlasıyla yapıyordu. Bu kaosun çözümü ise anlaşılan ancak “Dürüstlük” , “Cesaret" ve "Disiplin”  ile mümkün olsa gerek.

Burada benlik bir iş kalmadığını anlayınca sonraki göreve geçmek üzere ikinci hedefime yöneldim. Birincisinden daha renkli bir yer gibi görünüyor olsa da kendi içinde ilginç özellikleri vardı bu durağın. Zihnimde canlandırdıklarımın aniden gerçekleştiğini ve hızlıca vücut bulduğunu görüyordum. Benim için hiç de iyi bir durum değildi bu; sürekli bir sorun çözme ve bir yenilik üretme ihtiyacı duyar oldum aniden. Ben planlarımla ters köşe yapmayı düşünürken mekân beni sayısız sürprizle kurulmuş bubi tuzaklarına çekiyordu. İnsanın bu harikalar diyarındaki tuzaklardan kolayca çıkabilmesi için tek yol anlayışta zarafeti inşa edip davranışlarda sanatsal bir çıktıya dönüştürme becerisini kullanması imiş. Şuraya bir iki utanç, biraz da suçluluk mayını ektim; böylece buradaki görevim tamamlanmış oldu. Yeter ki insan “Tevekkül” ve “İhlas ”ın peşine düşmeyegörsün, işte ozaman buradaki kilitleri kolayca açıverir. 

Üçüncü kapının da menteşesi bozukmuş da sanki hiç kapanmamış ya da bütün kokuşmuşluklar aynı yerde mi toplanmış ne; burası da iyiice çöp arabasına dönmüş yahu! Her yer toz duman, hava kirliliğinden sağı solu göremiyorum. Nasıl bir bataklıktır bu, bir dokun bin ahh işit… Neyse, şimdi ben şuraya biraz mükemmeliyetçilik, biraz işkoliklik, ezicilik ve otoriteye tahammülsüzlük; şuraya da biraz depresyon, bulanık fikirler, el alem endişesi ve yalnızlık korkusu döşedim. Bakalım bu harika insan arkalarına gizlenmiş “Rıfk” ve “Rüşt”ü bulup kendinin efendisi olabilecek mi?

Dördüncü kapıyı açtığımda hedefimin dört katmandan oluştuğunu gördüm ve tam da bu noktada elimden geldiğince her katmanı birer mayın tarlasına dönüştürmeye karar verdim. Hemen olduğum yerdeki bu “Sadr” diyarını türlü vesveselerle donatarak işbaşı yaptım. Aralara da biraz “panik, kendine acıma ve üzülme korkusu” füzelerinden serpiştirdim.  Bu kubbeye bir şekilde geçit açmayı başarmalıydım ki diğer katmanlara ulaşılabilsin. “Akletmek ve düşünmek” fiillerinin en önemli kısmı bu Gönül diyarında gerçekleşiyordu. Burada, çok derinlerden ferahlık verici bir ritimde sesler duymaya başladım. Aniden şartsız sevgi ve şefkatin beni sınırsızca kucakladığını hissettim. Oracıkta görevime devam ederek bu meşakkatli etabı zorlayıp sonsuz cömertliğin beni sarıp sarmalaması ile geri dönmek arasında bir karar vermek zorunda kaldım ve sonuç olarak oradan kaçmayı tercih etmek zorunda kaldım. Zira daha fazlasına bünyem müsaade etmezdi. Burada sevgili insanı “İsar” ve “İffet”i için kendi haline bırakmak benim için en zevkli kısımdı.

Ben nefes nefese beşinci hedefe odaklanmışken; gerçekten nefesimin de kilitlendiğini, dilimin lal olduğunu ve bedenimin tutulduğunu hissedip ürperdim. Boğazıma çöken bu amansız karabasan da neyin nesiydi? Haykırmak istiyorum, yardım çığlıkları atıyorum; yok, sesim çıkmıyor. Bir zerrecik empati dileniyorum, yok mu halimden anlayan!? Yok ne mümkün… İçim içimi yiyor mu desem, haykırışım içimde patlıyor mu bilemedim. Bu süreçte bir önceki kararsız gel gitleri ümitsizce daha yoğun yaşar oldum. Bazen bir anlığına açılan dilimden pervasızca savrulan her cümlenin ardında ne kadar da kusursuz ve başarılı olduğum; hatta benden başka kimsenin eşsiz niteliklerime nail olamadığı düşüncesi daha da kontrol edilemez bir seviyeye ulaştı. Beni en çok ürküten kısım da bu olmalıydı ki; “Teenni” ve “İstikrar”a ulaşmak isteyenlerin umutlarını yerle bir edip onları yarı yolda bırakmak üzere bu darboğaza kibir, kınama, saldırganlık, ürkeklik ve tutarsızlık tuzakları kurdum.

Ne yalan söyleyeyim en çok da bu aşamada zorlandım. (Halbuki ben bu görevi başında nasıl da hafife almışım; kimse bana bu zorluklardan niye bahsetmedi ki?) Bu görevi de tamamlayınca vardığım bu altıncı hedef noktasında kendimi nereden geldiğini anlamadığım, ardı arkası kesilmez bir talepkârlık içinde buldum. Herkes sadece benimle ilgilenmeli, etrafımda pervane olmalı; gak deyince suyum, guk deyince yemeğim mutlaka gümüş ve dantelli tepside tarafıma sunulmalıydı. Riskli gıdaları benden önce başka biri deneyip, riskli yolculuklara benden önce başkası çıkıp, gerekirse benim yerime de bir başkası ölmeli; hatta öldükten sonra bir emrimle geri gelip gideceğim yer hakkında bana detaylı bilgi vermeli, “gereksizce adaletli” bir yer ise mümkünse hiç ölmemeliydim. Dünyanın bütün hazineleri bana ait olup; talepte bulunanlara, yeterince yalvarmaları ve benim yetkilendirdiklerimce onaylı izin belgelerini tarafıma saygı ile sunmaları halinde ufak tefek ikramlarda bulunabilmeliydim. Burada biraz daha durursam kibirde İblis ile yarışmaktan korkuyorum. İnsanın “Tevazuu” ve “Vakar” ile kendinin efendisi olmasına mâni olmak için biraz ego, biraz da disiplinsizlik ve çekingenlik tuzakları kursam yeter.     

Yedinci hedefe ulaşınca beni finale yaklaşmanın  tatlı heyecanı aldı. “Sık dişini biraz, ha gayret bak yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin” dedim içimden. Burası ayrıca ehemmiyetliydi, zira buradaki akış bilinç ötesini kavramanın eşiğini ifade ediyordu. Bu idrak noktasının üstesinden biraz hayal kırıklığı, biraz yoksunluk, biraz acizlik, korku ve çekingenlik mayınları döşeyip insanın “Uhulet” ve “Suhulet” ten geri kalmasını sağlamalıydım.

​Yedinci kapının da kilitlerini hayal kırıklığı ve acizlik tortularıyla bulandırdıktan sonra, nihayet görevimi tamamlamanın verdiği o kibirli huzurla geriye yaslandım. Yedi bölgeyi de gezmiş, her birine ruhu içeriden kemirecek o sinsi tohumları ekmiştim. Artık bu "hedefin" iflah olması imkansızdı.

​Zaferimin tadını çıkarmak ve yarattığım yıkımı son kez toplu bir panoramayla izlemek için merkezdeki o büyük, puslu meydana doğru ilerledim. Meydanın tam ortasında, devasa bir örtüyle gizlenmiş bir anıt duruyordu. Bu, yolculuğumun başından beri merak ettiğim "asıl düşmanın" sureti olmalıydı.

​Elimi titreyerek o örtüye uzattım. "Şimdi," dedim fısıltıyla, "şimdi bunca zahmete değen o zavallı kurbanın yüzünü göreceğim." ​Örtüyü hırsla aşağı çekmemle birlikte olduğum yere çivilenmem bir oldu. Karşımda ne yıkılmış bir kale ne de darmadağın olmuş bir yabancı vardı.

​Karşımda, tozun ve dumanın içinden bana bakan bir çift göz vardı. Ama bu gözler bir heykele ya da bir düşmana ait değildi. Kristal bir berraklıkla parlayan devasa bir ayna, az önce ektiğim tüm o kibri, korkuyu, kıskançlığı ve öfkeyi yüzüme çarpıyordu.

​Donakaldım. Soluğum kesildi. O an, uğradığım yedi kapının aslında kendi ruhumun yedi makamı olduğunu; kurduğum her tuzağın kendi ayağıma dolandığını ve "çökertmeye" geldiğim o kalenin bizzat kendi varlığım olduğunu dehşetle fark ettim. Elinde mayınlarla gezen o "gergin gerilla", aslında kendi iç savaşında kendi cephesini bombalayan bir gafildi.

​Aynadaki aksim yavaşça gülümsedi. O an anladım ki; dışarıda bir düşman yoktu, sadece terbiye edilmeyi bekleyen bir "Ben" vardı. Ve asıl görev, şimdi o aynanın karşısında, ektiğim her mayını tek tek temizleyerek yeniden başlamaktı.

​Meğer kendi ellerimle kurduğum onca karanlık pusudan yine kendi irademle sıyrılarak kat ettiğim bütün bu yolculuk,  kendime rastlamak için yürünen en kısa yolmuş.

Yazıyı Beğen :     0
Paylaş :